29 Kasım 2016 Salı

DENİZ, AYDINPINAR KÖYÜ, GÜNEŞ

Yaz tatilinin deniz, köy, güneş i ifade ettiği günlerdi.Anneme göre denize gitmek için denizin çarşaf gibi olma şartı vardı. Ablam ve ben her sabah heyecanla camdan denizin durumuna bakar, anneme denizin ruh hali ne olursa olsun gidelim diye ısrar ederdik.. Bazen  kızlar denizine, bazen demirhaneye, bazen de Arnavut köy denen yat limanına giderdik. Hiç unutmam bir gün kızlar denizinde yüzerken adamın biri atını denize sokup yıkamıştı. Kimi çocuğuna "Denizden çık! " diye bağırmış, kimi de yüzmeye devam etmişti.

Yaz tatillerinde köydeki kuzenlerin bize gediği  ya da bizim  köye gittiğimiz zamanlar çok eğlenirdim. Köye giden iki yol vardı. Birinci yol zeytin ağaçları boyunca ilerleyen çok uzun, tenha, düz bir yoldu. Diğer yol ise  Mudanya tepedevrente gelince sağda tabelada AYDINPINAR diye yazan yoldan aşağı inen zeytin ağaçları, çiçekler, yeşilliğin bol olduğu, zaman zaman köye gelen veya köyden giden insanlara rastladığımız yol.


KIŞ MEVSİMİNDE AYDINPINAR KÖYÜ YOLU 

Köyün girişine yakın  bir çeşme karşılardı bizi. Çeşmeye gelene kadar çok susardık. Çeşmenin yanında muhakkak  mola verip, soluklanırdık. Çeşmeyi geçtikten sonra teyzemin evi köyün girişinde 'HOŞGELDİNİZ' der gibi uzaktan görünürdü.  Bazen bizi kapıda bekleyen kuzenleri görüp o yolu koşardık. Evde veya baş başa kaldığımız dönemler Türkçe konuşurduk. Toplum içinde hele bir de gizli saklı konuşmamız gerekiyorsa  annem ve teyzelerimden miras bir dil ile anlaşırdık. TERSÇE. Kelimelerin tersten söylendiği, içinde 'ğ' harfi  geçen kelimelerin telaffuzunun komik olduğu dil. Eğlenceli planlar yapan çocuklardık. Buluşmalarımız büyük önem taşırdı.  

Teyzemin evinin bir tarafı caddeye diğer tarafı zeytin ağaçlarının ve dut ağacının olduğu bahçeye bakardı. Köy yolu ile ilgili korkunç hikayeler dinler, tuvalete tek başına gitmeye korkardık. Evde tencere tava ne bulursak hepsini müzik aleti niyetine kullanıp vur patlasın çal oynasın şarkılar söyler, oynardık. Bağ bahçe gezip gelincik toplayıp, şurup yapar, içerdik. Köyde çocuk olmanın avantajlarını "hunharca" kullanırdık.

AYDINPINAR KÖYÜ KİLİSESİ
Köyün kilisesinde köyün delisi tarafından, yukarı mahalleye gittiğimizde bakkalın olduğu muhitteki köpek tarafından, yetmezmiş gibi süt satan kadının evine gittiğimizde boynuzlarını bilemiş koçlar tarafından kovalandığımız olmuştu.  Hasanbey mahallesinde bir ay içinde yaşanacak aksiyonu köyde bir hafta içinde yaşamak mümkündü. En sakin aktivite teyzemin gönderdiği bir emaneti, yüzünde kocaman benleri ile bizi gülerek karşılayan Cazibe teyzeye  teslim etmekti.

Rahmetli Erol eniştem de çok eğlenceli bir insandı. Kuzenim Nilgün ve beni ayrıcalıklı tutardı. Nilgün, babası ile bir gün telefonda konuşurken babasının yediği kavunun kokusunu aldığını söyleyerek benim, Gülden teyzeye telefonda “KOCAN NASIL?” hatır sorumu, babamın telesekretere  “BAKINIZ HANIMEFENDİ”  ile başlayan izahat etme cümlesini sollamış, birincilik zirvesine oturmuştu. Bazen eniştemin cümlelerini evirip, çevirip güldüğümüz de olurdu. Doğuştan, sol kaşımın üstünde bazen belirgin bazen belirsiz bir yağ bezesi var. Eniştem bir gün “Kaşının üstündekini çivi çakıp alayım, yaşlandığında yüzünde kocaman duracak” demişti. Erol eniştem marangozdu. elindeki malzemeye göre şaka yapıyordu. Eniştem ile birlikte çekilmiş fotoğrafımız olsaydı burada paylaşmayı çok isterdim ama maalesef yok.

Saçlarımızı kağıtlarla sardığımız bir gecenin sabahı  kuzenim Neşe, boy aynasında saçlarını  açmaya çalışıyordu. Yanlışlıkla kağıdı keseceğine saçını kesmiş, eline bir bukle saç düşmüştü. Gülünecek bir konuydu fakat saç hassas bir konuydu. Kahkahamı içime gömmüştüm. Bugün halen  kahkaha atabiliyorsam sebebi o gün içime gömdüğüm kahkahanın hortlamasıdır dermişim. Bir gün yine o  meşhur aynanın karşısında “nurlandım nurlandım “ diye sevinen ablama denk gelmiştim. Nur sandığının sim olduğuna ikna etmemiz neyse ki uzun sürmemişti. Köyde kaldığım bir gün ne olduysa çok ağlamıştım, gözyaşımı silecek mendil, peçete bulamayınca elime geçen gazete kağıdı ile gözümü, yüzümü silmiştim. Nasıl gazeteyse baskısı yüzüme çıkmış, kuzenlerimin bana  kahkahalarla gülmesine sebep olmuştu. 

Aşure zamanı mıydı bilmiyorum ama  teyzemin  kocaman bir tencere aşure pişirdiğini hatırlıyorum. Komşusuna oturmaya gittiğinde evde yemek yokmuş gibi  aşureye yumulmuştuk. En küçük kuzenim Nilgün de bize ayak uydurmuş bizim kadar yemişti. En sonunda aşureyi bitirmiş ve rahatlamıştık. Aşure bitmişti bitmesine de Nilgün’ e fenalık gelmiş, yediği tüm aşureyi çıkarmıştı. Yine bir gün köyün yukarısında oturan diğer teyzem bizi bağa erik toplamaya götürmüştü. Erik ağacı karşıdan gözükünce olanca hızla ağaçlara koşup, ağaçtan eteklerimize erik doldurmaya başlamıştık. Arkadan bir ses geliyordu ama duymuyorduk. Daha sonra topladığımız eriklerin ekşi olduğunu, tatlı eriklerin ilerideki ağaçlarda olduğunu öğrenmiş,  eteklerimizdeki ekşi erikleri yere fırlatıp koşa koşa tatlı erik ağacına gitmiştik. Bir araya geldiğimizde muzur ile iştahlı arasında bir yerlerde gezinen çocuklardık. 

Saatin kaç olduğunu öğrenmeye ihtiyaç duymadığım, zamanın bana hizmet ettiği günlerde   kuzenim Nihal tembihlenmiş olacaktı ki sürekli SAAT KAÇ?  diye soruyordu. Defalarca yanlış cevap veriyordum. Hatta bazen sıkılıyor, “sorma lütfen“ diyordum. Şu an saatin kaç olduğunu biliyorsam bunu kuzenimin  sabırla defalarca sorduğu “saat kaç?” sorusuna borçluyum.

ANNEANNEMİN EVİ
Hep biz köye gitmez, kuzenler de bazen Mudanya’ ya gelirdi. Ya bizim evde,  ya da Mudanya Belediye binasının karşısında, anneannemin evinde  kalırlardı. Açıkçası anneannemin evi bizim evden çok daha eğlenceliydi.Giriş katı dahil üç katlı, müstakil bir evdi. Evin giriş katında mutfak, banyo, tuvalet vardı. Orta katında salon, üst katta da teyzelerimin kaldığı bir oda ve yanında caddeyi, belediye binasını gören (hem şoför arkası hem cam kenarı) dayımın kaldığı oda vardı. Biz genelde teyzelerimin kaldığı odayı mekan bellerdik. Daha geniş ve eğlenceliydi.  Ev, işlek bir caddeye bakmakla birlikte düğün salonunu da görüyordu. Resmi bayramlarda  kapı önüne çıkıp mehter ve bando takımının geçmesini izlerdik. Dini bayramlarda da rahmetli anneannem hepimiz için sepet şeklinde çörekler pişirirdi, yemeye kıyamazdık. Düğün salonunun görsel ve işitsel katkısını zaten söylememe bile gerek yok. Yağmurlu günlerde  Cemalaki’ nin bakkal dükkanına giderken anneannemin mantosunun içine civciv gibi doluşurduk. Rahmetli Mehmet Ali amca (Cemalaki) nın dükkanında yok yoktu. Her şey vardı fakat ara ki bulasın. 

SAİME TEYZEM
Bir gün Belediye parkındaki iğde ağaçlarından büyük bir hevesle iğde toplamıştık.Teyzemin topladığımız iğdeler ile ilgili planları olduğunu anlamış, evin kapısını temkinli açmıştık ama kapının arkasına saklanan teyzemin zamanlaması harikaydı. İğdelerimizin bir kısmını Saime teyzeme kaptırmanın üzüntüsü ile kalan iğdeleri homurdana homurdana  yemiştik. Teyzelerimin odasında oynadığımız günlerde kıyafetleri didikler ve denerdik. Aslında homurdanmaya çok ta hakkımız yoktu. Biz de az değildik.

Anneannemin evine kapıdan uğrayıp, soluklanan çok olurdu. Benim için en renkli karakter Ayşe halaydı. Rahmetli, kapıya yakın oturup soluklanır, enerjik sesiyle muhabbet eder bir de üstüne sigara yakardı. Kamburu olan yaşlı biriydi Ayşe hala,  fakat  yaşına göre hareketli  bir kadındı. Müstakil evde otururdu ve evi çok çok eskiydi. Bir gün evde ayağı takılmış, yuvarlanmış ve düşmemek için bir yere tutunmuş, kimse sesini duymayınca ‘ne olacaksa olsun’ misali elini bırakmış, çılgın bir kadındı. O, sigara tüttürdükçe çocuk olarak sigaranın nasıl bir şey olduğunu merak eder olmuştuk. Bu merakımızı gidermek için  Neşe, Nihal, ablam ve ben plan yapmış, anneannemi, Ayşe halayı tanıyan Cemalaki dışında bir bakkaldan sigara almaya karar vermiştik. 'KAYMAZ BAKKALİYESİ' tabelası geldi şimdi gözümün önüne. Yanılıyor da olabilirim.

Normalde o yaşlardaki çocuklara sigara satılmazdı fakat bakkal dükkanında o an bakkalın oğlu duruyordu ve bizden sadece üç dört yaş büyüktü.  "Ayşe halaya sigara alacağız" diyerek sigarayı almıştık. Sanırım bize inanmıştı, inanır gibi yapmıştı ya da umurunda bile değildi. BİRİNCİ sigarası almıştık. Gizli saklı anneannemin evinin üst katına çıkıp, kapıyı kapattık. Türk filmlerinde kötü kadın karakterleri gibi yattığımız yerden birinci sigarası tüttürüyorduk. Rahmetli anneannemin ipe dizip kurumaya bıraktığı incirleri de aperatif olarak tırtıklıyorduk. Küçücük odada cam açık bile olsa dört kişi sigara içtiğinde kokusu elbet evin her tarafına yayılırdı. Anneannem sigara kokusunu duyar duymaz evin üst katına gelmiş ve bizi  keş gibi sigara içerken yakalayıp,  henüz bitmemiş birinci sigarası paketini elimizden almıştı, Harçlıklarımızı voltran yapıp aldığımız birinci sigarası paketini anneanneme kaptırdığımıza çok  üzülmüş, 'büyük ihtimal dayıma yar oldu' diye de hayıflanmıştık. 

 DEDEM  - ANNEANNEM 

Dedemi hiç tanıma fırsatımız olmadı. Annem ve teyzem evlenmeden önce vefat etmiş. Kumyaka doğumlu olup, Mudanya'da Kalaycı Ahmet olarak bilinen, yardımsever iyi bir insanmış. Aydınpınar kadar olmasa da Kumyaka köyüne de gittiğimiz olurdu. Saime halanın evi halen hatırımda. 

Anneannem ise Aydınpınar Köyünde doğmuş.  Genç yaşta dul kalınca evin bütün yükünü sırtlanmış, çalışıp evin geçimini sağlamış güçlü bir kadındı. 


Başta dedem olmak üzere Anneannem, Erol eniştem, Ayşe hala, Saime hala ve Mehmet Ali amcayı (Cemalaki) rahmetle anıyorum. Nurlar içinde yatsınlar.

Kuzenlerim ile yaşadığımız çocukluk anılarımı bir yazı ile anlatmak tabii ki mümkün değil. Satırlara sığdığı kadarıyla aktarmaya çalıştım.  Çocukluğumun güzel anılarına ev sahipliği yapan Aydınpınar köyüne selamlar olsun.


Blog yazılarıma daha kolay ulaşmak için bilgisayardan okuyorsanız sağ üst köşede telefondan okuyorsanız yazının altında göreceğiniz  'TAKİP ET' butonuna basmayı unutmayın.

Videolar için youtube  kanalı hesabımı ziyaret edebilir, yeni videolardan haberdar olmak için abone olabilirsiniz:

 https://www.youtube.com/channel/UCMzBXiFs5rbIOgRG9GlR6ZA/videos





Okuduğunuz için teşekkür ederim

Sevda ELARABY



28 Kasım 2016 Pazartesi

PATLICAN ŞUKUFE - SİZİN CANINIZ CAN DA BENİM Kİ PATLICAN MI?



SENİN CANIN CAN DA BENİM Kİ PATLICAN MI sözü nasıl,nereden gelmiş? geçin oturun ve  hikayesini benden dinleyin:

Şukufe ile Simsar aynı tezgahta pazarlanan iki patlıcandı. Ara mahalleye kurulmuş pazarda "biri gelse de bizi bu tezgahtan kurtarsa " diye bekliyorlardı. Komşu tezgahta portakallar, elmalar, bok domatesleri ve dolmalık biberler vardı. Gün içinde tezgahtan ayrılan bir çok arkadaşı olmuştu Şukufe'nin. Öğleden sonra orta yaşlı bir kadın tezgaha yanaşmış, satıcı çocuktan poşet istemişti. Şukufe' nin gün sonuna kadar beklemeye hiç niyeti yoktu. Var gücüyle tezgahtan, kadının eline doğru yuvarlandı ve kadının seçtiği patlıcanların arasında ön sıraya geçti. Simsar, yakın arkadaşının yaptığı taktiğin işe yaradığını görünce o da yuvarlandı ve kendini poşetin içinde arkadaşı Şukufe’ nin yanında buldu.  Pazar yerinden ayrılırken çok mutluydular. Hayallerinin sınırlarında kol bastı oynadılar, halay çektiler. Afrika dansı yaptılar.

Plastik bir poşette altta kalanın canı çıksın misali diziliydi pazardan alınan patlıcanlar..Şukufe ve Simsar’ ın keyfine diyecek yoktu. Onlar poşetin en üstünde yerlerini almışlardı. Simsar, pazar poşetinin araca yerleştirilmesi esnasında poşetten düşmüş, caddeye yuvarlanmıştı. O kadar hızlı geliyordu ki araçlar,  kadın düşen patlıcanı fark etmesine rağmen caddeden alamamıştı.

Hayat, siz planlar yaparken size yapılan  nanikti.  Simsar ve Şukufe ‘nin yolları ayrılmıştı. Simsar "Bundan daha kötü ne olabilir?" dediği  anda hızla gelen bir araba
üstünden geçmiş ve Simsar ezilmiş, fukara sümüğü gibi yere yapışmıştı.

Şukufe ev sahibinin aracında ilerlerken sürekli Simsar ile tezgahta geçirdiği güzel anları düşündü yan tezgahtakiler hakkında yaptıkları dedikoduları ve satıcının tezgahında ilk karşılaşmalarını hatırladı. “Sonu böyle olmamalıydı” diye iç geçirirken diğer poşetteki sebzeler Şukufe’ye taziye dileklerinde bulundular. Yol boyunca
domates, biber, Turunçgiller hatta  baklagillerden  entel, komik, spritüel arkadaşlar  yapmış, Simsar için üzülen Şukufe’ den eser kalmamıştı. “Her şey olması gerektiği gibi oldu. Yaşamam, görmem gerekiyordu” demiş ve aydınlanma yaşamıştı. Gerçekte aydınlanma sebebi, arabanın bagajından gün ışığına çıkmasıydı.

Kadın poşetleri taşırken, birinin sesi daha geliyordu. Bu bir çocuk sesiydi. Kadın  çocuğa "Oğluşum" diye sesleniyordu. Sivri biber tezgahta beklediği zamanlarda iyi bir gözlemci olmuştu, hemen söze atılıp "pazarda duymuştum bu kelimeyi, " çocuk şimdi ‘Anne‘ diyecek bekleyin ve dinleyin demişti. Sivrinin dediği gibi olmuş çocuk ta kadına “Anne “demişti.

Tezgahtan sonra soğuk bir dolaba konmuştu Şukufe ve arkadaşları. "Hey Sivri!  sen bilirsin ,Neredeyiz ?" diye seslenmişti buzdolabının alt rafındaki sivri bibere. “Pazarda yan tezgahtaki bok domatesi köyden şehre getirilene kadar çok şey duymuş, görmüş, öğrenmiş. Onun tarifine göre  buzdolabındayız " demişti sivri. Saatler geçmişti. Buzdolabının kapağını açmıştı kadın. Domates, biber ve baklagilleri almıştı. Saatler ilerleyince turunçgiller de buzdolabından gitmişti.

Ertesi gün Şukufe hariç bütün patlıcanları almıştı kadın. Oğluşu buzdolabının kapısını açmış ve kapı aralık kalmıştı. Kadın,  patlıcanları  tezgaha yatırmış bıçaklıyordu Şukufe’nin gözünde. Karnını yardığı patlıcanları tezgahta bırakıp, kapı sesine mutfaktan ayrılınca 2-3 yaşlarında sevimli çocuk Şukufe’ ye bakıp, “seni kurtaracağım” demişti. Annesi mutfağa başka bir kadın ile gelmişti ki çocuk dolabın kapağını kapattı. Dışarıda olanları göremiyor, çok merak ediyordu.

Bir ses geliyordu dolabın yakınlarından. Kadın, "komşum gel , şunun şekline bak ne komik" demiş, birlikte Şukufe’ ye  bakıp kahkahalarla gülmüşlerdi. Doğuştan ilginç ve komik bir patlıcandı Şukufe. Pazar tezgahında onu fark eden bazı insanlar, önce kahkaha atmış sonra da resmini çekmişti. Hatta satıcı çocuk kaç kez patlıcan alan müşterisinin poşetine Şukufe’ yi  kakalamış, müşteri fark edip "onu poşete koyma" diye uyarmıştı.

Epey sonra dolabın kapağı açılmıştı. Adamın biri Şukufe’ ye bön bön bakıp gitmiş daha sonra kadın ile geri gelmişti. Kadın, adama “kocişkom” diyordu. 
Adam, Şukufe’ yi gösterip "bunu çok mu aradın?" dedi. Kabaklar ve havuçlar arasında numune gibi duruyordu. Uzun uzun güldüler, fotoğrafını çektiler,  internete yüklediler. Sessizlik olunca, dolaptaki arkadaşlarına  kapı aralığından gördüklerini anlattı Şukufe. Ortam zaten soğuktu bir de sessiz olmuştu. O sessizlikte dolap kapısı açıldı. Gelen, evin küçük çocuğuydu. Şukufe’ yi tişörtünün içine saklayıp usulca odasına götürmüştü. Küçük elleri ile sarılıp mışıl mışıl uyumuştu. Her ne kadar daral gelse de dolaptan daha güvenilir bir yerde olmak iyi gelmişti. 

Çocuk uyandığında Şukufe’ yi yanında bulamadı.  Gece annesi kontrole gelmiş,  çocuğun odasında bulduğu Şukufe’ yi alıp tekrar dolaba koymuştu. Dolabın önünde çok büyük gürültü vardı. Kadın çocuğu ile konuşuyor, çocuk dinlemek istemiyordu. Kadın daha fazla dayanamamış dolabın kapağını açıp Şukufe’ yi oğluşunun eline vermişti. Bütün konuşmaların öznesi olmuştu Şukufe. Küçük çocuk, annesinin Şukufe’ yi bıçaklamasına ve pişirmesine engel olmuştu.

Çocuk ile arkadaşlığı iki hafta sürmüştü. Kelebekten hallice bir ömür. Daha sonra Şukufe’ nin cildine bir haller olmuş,  yumuş buruş bir hal almıştı. Çocuk, onu  odanın kenarında unutunca bir gün kadın fark etmiş:  "Iyy bu ne?”  gibisinden söylenip, Şukufe' yi iki parmağı ile sapından tutup çöpe atmıştı. Çöpte geçmişini ve bu gününü düşünmüş, 
bir patlıcan için çok ta iyi zaman geçirdiğine kanaat getirmişti Şukufe. Çöp atan insanlara “Sizin canınız can da, benim ki patlıcan mı?”  diye çemkirmiş, eceliyle yok olmayı beklemişti Şukufe.

Yazarın biri Mevlana' ya domates, biber, patlıcan yedirip, soyduruyorsa ben neden bir patlıcan için hikaye yazmayım? dedim ve yazdım. Yüzünüzde tebessüm oluşturabildiysem ne mutlu bana.  Yazım ve imla hatalarım olduysa affola. Blog takibi için sağ üst köşede takip et butonunu tıklamayı unutmayın.

Okuduğunuz için teşekkür ederim.
Sevda ELARABY

27 Kasım 2016 Pazar

HER İŞYERİNDE ZÜHREVİ HASTALIK, SOPA LIK VE UYSAL ALIK VARDIR.



Evvel zaman içinde güneşin başka doğduğu şirkette çalışan bir kız varmış. Bu karaktere  isim vermek gerek.  UYSAL ALIK olsun.  👍😂
Uysal Alık 


Ailesi  "Aman kızıma birşey olmasın" endişesi ile bu kızı büyütmüş.   Kızın  hayat ve insanlar konusunda hiç tecrübesi yokmuş. Çocukken  "Sus! Haklı bile olsan cevap verme!"  söylemleri ile büyüdüğü  için de hakkını aramayı bilmezmiş.

Bu kız iş hayatına atılmış.  Aynı departmanda çalışan bir başka kız bütün işi buna yıkmış, Uysal Alık ın gıkı çıkmamış. Kız, İşi kendi yapıyor gibi gösterip senerlece Uysal ın sırtından geçinmiş.  O kıza da bir isim ve soy isim gerek.
ZÜHREVİ HASTALIK  olsun.
Zührevi Hastalık 


Uysal Alık şirkette uzun zaman sonra bir arkadaş edinmiş. Kız bunun ender bulunan bir  UYSAL ALIK olduğunu anlayınca  gerçekleri ortaya çıkarmak için patrona olanları anlatmış. Patron her ikisini de arayıp iş ile ilgili bir soru sorduğunda cevap verebilen Uysal ALIK olmuş. Hiçbir yalan sonsuza dek sürmez denir.  Zührevi nin yalanı da sonunda ortaya çıkmış.    Emekli olacağım hikayesi uydurup işten çıkmış.    Şirket  böylelikle Zührevi Hastalık tan kurtulmuş  😂

Zaman yerinde durmuyor sürekli ilerliyormuş. Uysal ALIK ise  aynı şirkette aynı görevde yerinde sayıyormuş. Haftalık ve senelik izin zamanı geldiğinde  ailesi tek başına bir yere göndermediği için tatil vizyonu üç oda bir salon, dört duvarmış.  O nedenle tatil beş harfli bir kelimeden başka bir anlam ifade etmiyormuş. 

 UYSAL,   başka bir ofisin alt departmanında Taşeron firma misali çalışıyormuş. Ofis dışında küçük bir ofis. Ofis ofis doğurdu yada ofisin suyunun suyu  diye düşünürmüş çalıştığı yeri.  Ne o departmana tam anlamıyla ait ne de başka bir departmana.


 Bir gün ofiste çalışmak  için personel alınacağını  duyduğunda hayal kurmuş.  ' Belki konuşsam beni alırlar, benim yerime de başkasını' diye heveslenmiş.  Olur ya...  Ofiste  çalışan bir kız varmış. Kibirli ve küstah. Ona da bir isim gerek.  Heh buldum. SOPA LIK  olsun. 😄
Sopa Lık 


 Sopa Lık kendi arkadaşını işe aldıracağını söylerek Uysal ın hayali üstünde mangal yakmış,  piknik yapıp ip atlamış.   En az lise diploması istenen bölüme ilkokul diplomalı kız alındığını öğrenince  Uysal Alık şaşırmış.  Sopa Lık kız dediğini başarmış,  arkadaşının ilkokul diplomasını saklayarak işe alınmasını sağlamış. Hayallerini ekmek arası yapıp yiyen Uysal Alık ın iş yükü artıyor maaşı aynı kalıyormuş.

Güneşin farklı doğduğu o yerde her gün aynı saatte çay servisi yapılırmış. Çay saati ile birlikte ofiste çalışan Sopa Lık elinde sigara ile  çıkagelmiş.  Ne zaman ağzını açsa kötü kelimeler ile konuşur, bundan rahatsız olmazmış. Bu defa  sessizce sigarasını yakıp, dumanını tüttüre tüttüre  içmiş. Daha sonra izmariti çöpe atıp, sosis yutmuş solucan gibi salına salına ofise giden yolu yürümüş.  Manda yuva yapmış  söğüt dalına şarkısını dinlemiş millet için  sosis yutmuş solucan ne ki?  😂
Abbow yakacak ofisi 😨


Uysal Alık yan masadan dumanlar tüttüğünü görünce izmaritin sönmediğini fark etmiş.   Bir aydınlanma yaşayıp bunu fırsata dönüştürme  kararı almış. "Sopa buraya gelir misin?"  demiş telefonda. " Ben niye senin  ayağına geliyorum?" dese de soluğu duman dumana tüten çöp kutusunun yanında almış.  "  Şimdi şu çöpten çıkan dumana iyi bak. Seni çağırmayıp patronu arar ona bunu gösterebilirdim. Ya ben burada olmasaydımve bu dumanı görmeseydim ne olurdu biliyor musun? Bundan böyle bana iyi davranacaksın yoksa bu ikimizin arasında sır olmaktan çıkar " diyerek tehdit etmiş  Uysal Alık. O günden sonra ofiste çalışan Sopa Lık kız  şu sonu hazin biten Kibritçi Kıza dönüşüvermiş. 😂😁

Kıssadan hisse :
☆Fazla korumacı aileler çocuklarına fayda değil  zarar verir. 

☆İtaat sistemi ile eğitim veren aileler topluma köle yetiştirir.

Topluma Uysal Alık değil BİREY kazandırmak dileğiyle.

Okuduğunuz için teşekkür ederim
Sevda ALAN ELARABY

26 Kasım 2016 Cumartesi

DÜNYA NÜFUSUNA KAZIK ATAN İNSANLAR



Çorbada bizimde tuzumuz olsun diyerek tuzluğu açık unutan insanlar,  dünya nüfusuna kazık atan insanlardır.

Hayata nüfus olarak  artıları vardır bu insanların.  Korunmak mı? O da ne?  Devlet yardım etsin,  insanlar yardım etsin olmadı büyüyen çocuk eli ekmek tutunca  çalışıp eve para getirsin,    hatta ve hatta ' rızkıyla gelir yahu ben neden düşüneyim,  yapayım gitsin'  mantığı.

Çok afedersiniz "Zengin parası,  fakir karısıyla oynarmış " derdi eskiler.  Bu ülkede zenginlerin de çok çocuk yaptığını görünce bu söze hiç  itimadım kalmadı.  Düşünsenize okula bir servis dolusu çocuk geliyor ve hepsi kardeş. Fas' ta var bu durum. Gereken sevgi ve ilgiyi verebiliyorlar mı... soru işareti (?)


Doğanın nimetlerini sömürenler olarak top on da ilk üçe girip bize el sallayan bu cici  insanlar, tavşan gibi üremek yerine   annesiz babasız çocuklara sahip çıkmak gibi seçimleri görmezden geliyorlar sanki.

Tavşanlar da sever 😂😂


Bir de maddi durumu olmayıp,  tavşan gibi üreyenler var ki  top on da bir numara.

Bir gün kafede oturuyorum. Çok ta yaşı olmayan bir adam yanıma gelip para istedi. Gayet güzel İngilizce konuşup derdini anlattı.  Sözünü kesmeden dinledim. Konu ne?
Beş çocuğu varmış,  hayat şartları zormuş,  yardım istiyormuş. Yıllar önce yolumuz kesişmis olsaydı ki zor ihtimal! Ben Türkiye'de çalışıyorum,   sen Fas ta yaşıyorsun. Oldu ya yolumuz kesişti. Bir eczaneye girer tüm maaşımla korunman için satılan ürünleri alırdım  diye geçirdim aklımdan sonra da  onun anlayacağı dilde
' Çalışmıyorum,  param yok '  dedim.  Adam beni turist sandığı,   her turisti zengin algıladığı için yardım etmedim diye sinir oldu.

 Geppetto nun oğlu Pinokyo yu biliyorum da kızı da mı vardı yahu? gibisinden  baktıktan sonra
Benim neden ' Sister'  ım yok? 😅😂
Son hamlesini yaptı ve  uzun uzun konuştu.

 Odunsu kokan  parfüm şişelerine fotomodel olacak profile sahip adam  dilenmeyi ticarete dökmenin  yalın hali olarak uzun süre karşımda  dikildikten sonra yürüdü  gitti.
Yürümeyi unuttu da hiç gitmeyecek sandım...

Çocukluğuna inmek lazım derler sorunu olan insanlara. Çocukluğuna indim 😂😜😛

"Büyüyünce ne olacaksın oğlum ? " diye sordu öğretmeni. "Dünya nüfusuna katkıda bulunan Adam" diye cevapladı çocuk. O zamandan belliymiş vizyonu. 
Şiire ilgisi olmayan  ben,  şiir  de yazmaya başladım ya yavaştan. 😅😂 Her ne kadar aşk kokmasa da dörtlük okuyuverin gari.

Kadın tencere,  adam kapak oldu
Tencere yuvarlandı, kapağını buldu
Ateş alıp fokurdadıkça
Dünya nüfusunda artış oldu. 😂
Üremeyin uleyn
taşı taşı yoruldum


Sağlık ve sevgiyle kalın.
Okuduğunuz için teşekkür ederim.

Sevda ALAN ELARABY

24 Kasım 2016 Perşembe

KENDİNE BİR AİLE SEÇ ÜNLÜLERDEN OLSUN.

BİZ üç kişiydik. 
Saba, Sezen, Sevda 😀

Hayal kurmak bedava. Hadi gelin günlük hayatın gerçeklerinden uzaklaşıp biraz  hayal kuralım.

Spor,  sanat, müzik kısaca ünlülerden kendine bir aile seç deseler kimleri seçerdin?  Bunun zihin boşaltmak ve eğlence amaçlı olduğunu varsay ve düşün bakalım.  Buldun mu?

 Seçtiğin kişilerin fotoğraflarını Google dan indir ve moment cam programında kendine yeni bir aile tablosu yap şimdi.

                  
Moment cam eğlenceli bir program. Seçenekleri çok fazla. Saç modeli, saç rengi, ten rengi,  yüz şekli, gözlük seçimi... Spor, seyahat, evlilik gibi gibi...


Fotoğrafı kaydetme seçeneğine gelince sağ üst köşede sosyal medya üzerinden  paylaşmak için işaret var. Ona dokunduğunda kaydediyor veya facebook Instagram hesabında paylaşmayı seçip ekranın resmini  çekebilir, sosyal medya üzerinden paylaşmadan geri dön tuşuna basıp programda vakit geçirmeye devam edebilirsin.

Ben ünlülerden bir aile seçimi yaptım.    Baba Haydar Dümen 😅, anne (rahmetli ) Aysel Gürel. Sıradışı insanları hep sevmişimdir.






Kız kardeş olarak Sezen Aksu ve Saba Tümer, erkek kardeş olarak  ta Cem Yılmaz' ı seçtim. 😃 Cem şov yapar, Saba güler, ben Saba'nın eğlenceli kahkahalarına gülerim, Sezen de şarkı söyler. Hayat bize güzel.  😂




     
Bir de teyze seçimi yaptım ki dünyalar tatlısı biri.   Prof. Dr. Canan Karatay.  Olmazsa olmazım. Her aileye böyle bir teyze şart. ' Şişmanları pistten alalım'  diye komik bir fotoğrafı vardı internet ortamında.  Ay a salıncak kurup sallanan bu fotoğrafı daha mı  güzel ne?
 😂

                     
Kendim için aile seçmişken eşim için de bir seçim yapayım dedim ve ona baba olarak Morgan Freeman, anne olarak Whitney Houston, kız kardeş olarak ta Rihanna yı seçtim. 😂 çikolata ailesi. Açıkçası benziyorlar da. 😁😁


   


Her ne kadar Mostafa için seçtiğim aile çikolata gibi tatlı olsa da kendime seçtiğim aile kadar çeşit güzellik barındırmıyor bana göre.  İnsanın  Sezen Aksu gibi bir ablası Saba Tümer ve Cem Yılmaz gibi kardeşi olması bir de üstüne Haydar Dümen gibi baba  ile Aysel Gürel gibi annesi olması 😍❤ Daha ne olsun 😄👍

Hepimiz boş vaktimizi bir şekilde değerlendiririz. Hobiler, sosyal medya hesaplarında oyalanmak vs vs. Bulduğum bir boş vaktimde böyle eğlenmeyi seçtim. Çok ta güldüm. Umarım yüzünüzde tebessüm oluşturabilmişimdir.

Okuduğunuz için teşekkür ederim. 
Sevda ALAN ELARABY

21 Kasım 2016 Pazartesi

SEVDİĞİ KIZA HAŞLANMIŞ MISIR GÖNDEREN MARJİNAL İNSAN 😁


Pamuk prenses ve yedi cüceler, Sindirella, Kırmızı başlıklı kız, Alaaddin'in sihirli lambası, Nohut oğlan gibi gibi masallar hikayelerin anlatıldığı dönemlerde yandı çocuk beynim. 😄

Bazı masallarda kız çocuklarına verilen mesaj bir prensin var olduğuydu. Ortada bir prens varsa bir de prenses olmalıydı  öyle değil mi? Bu romantik komedi tarzındaki masallara rağmen lise çağına kadar üstümde  erkek çocuğunun  enerjisi ile gezdim. Evde bir prenses varsa o kesinlikle ablam dı. Benden de olsa olsa Peter pan olurdu.

Gizli hayran, kapıya gül bırakma gibi gibi bana göre  arabesk romantizm sayılan durumların  yaşandığı yıllarda evin kapısı veya  camın önünde  kırmızı gül bulduğum çok oldu.  Peter pan için bırakılacak değil ya prenses için bırakılıyordu. 😄 Onlar da haklıydı. Ben olsam bana çiçek değil çikolata, yaş pasta falan bırakırdım. Bir Boğa burcunun kalbine giden yol midesinden geçer nihayetinde😁

 Çocuk ruhlu, akıl yaşı geriden gelen, son dakikada hazırlanan programsız  bir kızdım. Çizgi film izleyip oyun oynanacak yaşta (beş buçuk)  okula başlarsan olacağı budur.  Orta okul ve lise yıllarında ise umutsuz bir vakaydım. Okul kıyafetinin altına giydiğim uzun beyaz çoraplarım hiçbir zaman  aynı hizada olmadı mesela. Saçlarım ise orantısız özensiz iki örgüydü.

Ablam ile  ilkokulda AYRI sınıfta, ortaokul ve lise yıllarında ise AYNI sınıfta eğitim görmüştük. (Aramızda bir yaş var ve aynı sene okula başladık.) Ablam benim gibi paspal değil,  bakımlıydı. O yıllarda benim paspallığımın farkına varıp dersini anlatmak yerine, beni ders konusu olarak işleyen bir  öğretmen olmuştu. (A. K.) Ablamla mukayese edip kendince  sınıfta tek kişilik gösteri yapmaya çalıştı. Bilmediği bir şey vardı. Benimle uğraşan kişinin başına muhakkak bir haller gelirdi.

Eros,  okulda öğrenciler üzerinde çalışırken  attığı oklardan biri hedefi şaşırınca ok o öğretmene isabet etmiş öğrencisine aşık olmuştu. Dahasını yazmayım. Allah yayına, okuna zeval vermesin  eros 😁

Eros sürekli öğrencilerin üstüne ok atınca  flört etme fırsatı yakalamaya çalışan hormonları tavan yapmış gençler, çıkma teklifi diye bir şey icat etti. Belki de önceden icat edilmişti güncelleme yapılıyordu. Beğendiği kıza başka bir kız öğrenci vasıtasıyla teklif gönderme, cesaretliyse kızın karşısına çıkıp konuşma gibi yöntemler kullanarak teklif hedefe ulaşıyordu.   Öğrencilik hayatımda  hiç öyle bir teklif almadım. Acaba neden? 😂

Ablama ise  sürekli çıkma teklifi geliyordu. Annemin benden yana içi rahattı. Ablamı kollamam ve ajanlık yapmam için beni görevlendirmişti. Emir demiri keser. Annelik hakkı var üstümde nasıl hayır diyebilirim. 😁
Ablamın gençlik çağı romantizm dönemini yaşamadan geçtiyse bunun sebebi kesinlikle bendim.  Hayatına  kabus gibi çökmüş, o dönemi hızlandırılmış turda pas göstere göstere  yaşatmıştım. Geç te olsa Lise bitmeden  akıl başa yürümüş anneme ajanlık yapmaktan vazgeçip ablamın tarafına geçmiştim.

Lise, AÖF derken okul hayatı bitmiş iş hayatı başlamıştı. O dönemlerde de çiçekçi ile anlaşıp beğendiği kıza asetat kutuda (şeffaf görünümlü,  uzun, ince bir kutu) gül gönderip ismini vermeyen bir kitle belirmişti. İşte o kitleye hitap etmeyi başardım.  Kutu içinde bir gül gelmişti. O neydi öyle ?😲  Uzun ince bir gül kutusu, içi yeşillik dolu. Elma dersem çık,  armut dersem çıkma misali saklanmış gül. Oldu olacak gülün başına bir kart koyup doğum tarihi ölüm tarihi bir de ruhuna el fatiha yazsaydın. Gönderme kardeşim! Sen kimseye gül falan  gönderme!  Pazardan semizotu, marul, ıspanak neyim al. Göndereceksen yenilebilir yeşillik gönder 😂


Bol yeşillikli bir adet gül göndermek yine iyi. Sevdiği kıza haşlanmış mısır gönderen marjinal insan bile gördüm ben. Şöyle ki:

Genç adam yakın arkadaşı ile sahile iner.  Beğendiği kız ve kızın kuzeni bankta oturuyordur. İkiye iki. Bu fırsat kaçmaz. Yakın civarda çiçekçi yoktur ama haşlanmış mısır satıcısı vardır. 🙈Dalı ve dikeni yok ama kokusu, koçanı ve sarı renkli taneleri var. Zaten gül denilen şey yenmez, solar gider.



 Belki de adamın maço  görüntüsünün altında  ince ruhlu bir  çevreci uyuyor kim bilir?😀

 Genç, tezgaha yanaşıp  iki tane haşlanmış mısır ister. " Tezgaha sen gelene kadar bakarız. Mısırları şu bankta oturan iki kıza vereceksin" diye emreder. Adam hık mık derken atarlı genç tehdit eder.  Esnaf  elinde iki koçan haşlanmış mısırı kızlara uzatır,  işaret edip  "Beyefendiler gönderdi" der. Kızlar "Yuh artık daha neler" gibisinden şaşırıp mısırları almadan geri çevirince gençler nimete saygıdan kendilerine dönen mısırı yan banka oturup afiyetle yer.

Hemen belirteyim  çiçek yerine mısır gönderilen kız ben değilim😁 küçük bir ipucu vereyim:
 Ab . . .  ve  Kuz. . . .

Okuduğunuz için teşekkür ederim
Sevda ELARABY

20 Kasım 2016 Pazar

YEMİŞİM GURBETİ 🍴😌



Gurbetin güzel bir yanı olduğunu ŞİMDİLİK  düşünmüyorum. 😒

Yeni bir ülkede yaşamak fikri kulağa heyecanlı geliyor olabilir.  Hatta güzel bile olabilir. Ülkenizde olduğunuzdan daha mutlu bile olabilirsiniz. Bu biraz da şartlara bağlı. 💲👀

Örneğin gelişmiş bir ülkede ırkçılığa maruz kalmadan bir şeyler kazanıyorsanız para, bilgi ve görsellik gibi ne mutlu. Bir de  görüşebileceğiniz kafa dengi sayıca fazla  arkadaşınız  varsa muhteşem. Özlediğiniz  zaman uçak bileti alıp ülkenize  gidebilecek maddi imkanınız da varsa hayat size güzel. 😉

Benim gibi gurbeti gurbet olarak dibine kadar  yaşıyorsanız da işiniz zor. 💪
İş veya eğitim için değil evlilik tercihi ile gurbetteyim. Bu ülkede ırkçılığa maruz kalmadım fakat çok fazla sözlü taciz yaşadım. Eşimin FAS' lı olması da ayrı bir blog yazısı konusu. Hem gurbet hem de farklı kültürden biri ile yaşamak kısaca doktora ve üniversite eğitimini aynı zamanda yapmak gibi bir şey.😯🔫

Ülkede bölgeler arasında konuşulan dilde bazı kelimelerin değiştiğini gördüm.  Fransızca bilmediğim için pek te güzel olmayan İngilizcem ile iletişimde orta yolu bulma çabası veriyorum.  Kendi dilinizde çok rahat ifade edilecek cümleleri deyimleri başka bir dilde ne kadar aktarabilirseniz artık. 😞

Arkadaş edinme konusuna değinecek olursam Fas' lı arkadaşlarım oldu fakat hamilelik doğum sonrası derken iletişim koptu. Her ülkede az da olsa Türk' e denk gelirsiniz ama herkes ile görüşmek ve arkadaşlık kurmak o kadar kolay olmuyor. "Gurbetteyim aman ne güzel denk geldik" diye düşünüyorsun da karşı taraf aynı şekilde düşünmeyince büyük bir hayal kırıklığı  oluyor. 😔

Fas' ta yaşamaya başlayalı beş yıl oldu. Orta gelirli bir aileyiz. Kızımızın doğması ile masraflarımızın biraz daha arttığını söyleyebilirim. Durumu iyi olan Türk ve diğer ülke vatandaşlarının olduğu bir etkinliğe davet edildiğimde "İkinci çocuğu yap " gibisinden cümleler duydum.  Nasreddin hocanın da dediği gibi cepte para olunca rahat konuşuluyor.  😛


Hanım abla,  ben sen gibi zırt pırt Avrupa ve diğer ülkelere gezmeye gitseydim, evim 🏠evciklerim olup kira gelirlerim olsaydı, 'acaba buna gerçekten ihtiyacım var mı?' diye düşünmeden alışveriş yapma imkanım olsaydı, spor, masaj, yoga gibi hobilerimi gerçekleştiriyor olsaydım ve evimi temizleye gelen bir  kadın ayrıca sizde olup bende olmayan diğer imkanlar olsaydı belki senin dediğini düşünür ama yine de almazdım. Çocuk dediğin oyuncak değil. Sorumluluk, ilgi istiyor ve herkesin kapasitesi aynı değil  Benim bakabileceğim çocuk sayısı bir. ☝


Durum böyle olunca insan sayısının fazlalığı değil,  görüşebileceğiniz ve halden anlayan insan ihtiyacı doğuyor. Amacım kimseyi kötülemek değil fakat kendi ekonomik durumunun rahatlığıyla kurulan cümlelere tahammül edemiyorum. Görünen bir  köy var zaten hem de kılavuz istemeyen.👓

Az insan içinden en azı ile başbaşa kalıyorsunuz. Onların da hayat programında size ne kadar zaman kalırsa artık. Sonuçta çocukları büyümüş aktif anneler. Ben ise bebek büyüten yeni anne... En son bir arkadaşımla oturup muhabbet edeli iki haftadan fazla oldu. Yalnızım dersem kendime büyük haksızlık etmiş olurum.  'kendimle çok fazla kalıp kendimle çok zaman geçiriyorum' demek daha doğru olur. Bu da gurbette olduğumu manşet yazısı gibi yüzüme   çarpıyor. 😔

Ailemi görmeyeli üç yıl olacak. Riskli hamilelik, küçük bebek ile tek başına yolculuğa cesaret edemeyişim derken çok açtım mesafeyi... herkesin senede iki üç kez gittiği ülkeme gidebilmek için bilet ve yol parasını denk getirme çabamız ile bu sene sanırım ülkeme gidebileceğim.

Gurbeti sözlükteki anlamıyla yaşayan ve gerçek anlamda oscar ödülüne layık  gurbetçi diyebileceğiniz biri yazıyor bu satırları. 🏆

Dünya insanı güzel insan BARIŞ MANÇO
Yeni bir ülke ve kültür heyecan verici olsa da  gurbetin makyajsız yüzünün çok güzel olduğunu söyleyemeyeceğim.Verdiğim karardan pişmanlık duyduğumu söylemiyorum yanlış anlaşılmasın. Bir hayata aynı anda bir çok konu sığdırmak için imza atmışım. Bu da benim tercihim.

"Hemşerim memleket nire? Bu dünya benim memleket " diyebilmeyi istemenin neresi kötü? Umarım teneffüs ve oyun saatleri için de en az diğer seçimlerim kadar cömert davranmışımdır. 😮




İNSANOĞLU KUŞ MİSALİ...
Ailesinin  dibinden ayrılmayan veya ayrılamayan insanları düşünüyorum. Bir ağaç olup kök salmak ta güzel hani. Astrolojiye ne kadar inanırsınız bilemem ama boğa burcu insanı için 'sabit, değişiklik sevmez'derler. Külliyen yalan. Boğa burcuyum çünkü...

"Ağaç olup kök salmak" cümlesinden ziyade " İnsan kuş misali. Bir orada bir burada." cümlesini sevdim. Dünya insanı olmayı başarınca gurbet kavramının anlamını yitireceğini de düşünüyorum  sevdiğim insanlara duyduğum özlemler de olmasa...


Zorunluluktan veya istekli. Sebep ne olursa olsun ülkesinden uzakta yaşayan herkese selam olsun ve kolay gelsin. Kaybolmuşum gibi hissediyorum şu günlerde. Kendimi arıyorum. Bulursam size de haber veririm.



Okuduğunuz için teşekkür ederim.
Sevda ELARABY 

19 Kasım 2016 Cumartesi

YIKAMADAN YAPILAN MARUL SALATASI

Sana bir salata yaparım, kırk yıl hatırlarsın.  😄

                 
Bundan yıllar yıllar önce Bursa nın Mudanya ilçesinde ismi Sevda olan bir kız yaşarmış.  Ben değilim sadece isim benzerliği. 😀 Bu kız hem okur hem yazarmış.

 Bu kızın  annesi 'Mazeretim var asabiyim ben ' 😠 şarkısına ilham kaynağı olan kadınmış. Sinirlendiğinde şimşek gibi çakar, gök gibi gürler, rüzgar gibi esermiş.  Mutfakta yemek yaparken ise mutfağa kimseyi istemezmiş.  "Çıkın buradan! İşim gücüm var zaten. Mutfak küçük bir de siz kalabalık etmeyin" diyerek büyük harfler ile mutfağa gireni kovalarmış. 

Doğal olarak Sevda yemek yapmayı, sofra kurmayı öğrenememiş.  Zerre kadar mutfak işlerine merakı varmış o da Sevda nın annesini görünce sırt çantası alıp, kaçmış. Evin büyük kızı Hülya ise annesinin tepkisine rağmen meraklı ve yetenekli olduğunu annesine ispatlamış. Yemek, salata derken kol gibi börekler açacak  cevizli lokumları ısı ayarı olmayan  davul  fırında yakmadan pişirecek kadar hünerli olmuş.  😁 Bu arada ne  tesadüftür ki ablamın adı da Hülya.  Yine isim benzerliği 😊

Sevda, annesinin başladığı örgünün üstüne geldiyse annesi başladığı işi söker, büyük kızı Hülya ya seslenirmiş.  "Kızım, kardeşin örgünün üstüne geldi, bu örgü aylarca bitmez. Sen şimdi koşarak kapıdan içeri gir,   işin kolay gelsin, çabuk bitsin anne de bana "  diye tembihlermiş. Hülya da bu görevi layıkıyla yerine getirirmiş.  Sevda bu olanları komik bulurmuş ve bir gün blog adresinde yazmak için desenli kağıtlarla paketleyip hafızasında saklamış.  🎃

Bir gün annesi ve ablası  salonda otururken  Sevda salona girmiş. Demişler ki "Hadi bize marul salatası yap ta yiyek " 😁 Öyle dememişler , uydurdum.  😄  "Bize  marul  salatası yapar mısın? " demişler. Sevda  'Euhuu benden birşey istediler'  diye sevinerek  "Tamam, bana uyar " demiş ve  başlamış marul salatası yapmaya.


Salatayı yapmış, sunum  önemli diyerek güzel de bir tabağa koymuş. Salona girmiş,  lezzet patlaması yaşatacak salatayı annesi ile ablasına ikram etmiş. Anne ve abla salatayı iştahla yemeye başlamış. Salatayı çiğnedikçe ağızlarından gıcır gıcır sesler gelmeye başlamış.  Sanırım lezzetin patladığı nokta burası. 💣😄 "Sen bu marulları yıkadın  mı? " diye sormuşlar.  Sevda gayet rahat " Yıkamam mı gerekiyordu? " diye cevaplamış.  Bir daha Sevda dan salata falan isteyen olmamış. 😂

Kıssadan hisse "Boynuz kulağı geçer." Onlar öğretmedi ama ben  salatada bir devrim yarattım. 😉

Oğlunuz,  kızınız mutfağa girip size yardım etmek isterlerse veyahut siz ne yapıyorsunuz diye merak edip izlemek isterlerse bırakın yardım edip, izlesinler.    Mutfağın küçük olması bir mazeret değil.  4-5 Kilo verin, mutfakta biraz yer açın. 😂 Nasıl ama? Yazıyı yine nereye bağladım?

İki haftada beş kilo verdiğimde bir yazı paylaşmıştım.  Denk gelmediyseniz blog adresime bakın derim. 😉😄

Okuduğunuz için teşekkür ederim.
Sevda ALAN ELARABY

18 Kasım 2016 Cuma

ANNEME UN DİYE KİREÇ VERMİŞİM =( :P :D

Aslında bu olayı youtube kanalımda anlatmak isterdim fakat sabaha karşı aklıma gelince yazmak daha kolayıma gitti.

Evim evim  kirada oturduğum evimin  duvarları açık sarı renkti. Aslında sıcak ve asil bir hava katıyordu eve.  Saçlarımın rengini sarı, pembe, kırmızı, kahverengi, mavi, yeşil, kızıl, turuncu , siyah gibi renklere dönüştürüp  yeterince değiştirdikten sonra saçlarımın ruhuna el fatiha okumuştum. Saçımı hallettikten sonra sıra evin duvar rengine gelmişti. Sarı renk güzeldi fakat evi kiralarken duvarları hiç boyatmamıştım. Açık mavi renk duvarlar için güzel bir seçim gibiydi.. Beğenmezsem sarı renge döndürmesi de kolaydı. Duvarları boyamayı becerebilir miydim, buna zamanım, enerjim olur muydu  bilmiyordum. Bir arkadaş boyarım demiş daha sonra gelememişti.  Otelde çalışan Ferit ağabeyden rica etmiştim. Allah rahmet eylesin o da ücretsiz boyarım demişti. Vefatını duyduğumda çok ama çok üzülmüştüm. Nurlar içinde yatsın.

Aynı mahallede oturuyorduk zaten. İş çıkışlarında bir kaç gün geldi ve sonunda duvarlar açık mavi renk oldu. Açıkçası eski rengi daha güzeldi ama yeni rengi de fena değildi. Kediler sarı, mor, mavi ve yeşil rengi algılıyormuş. Dolayısıyla en net gördüğü iki renkten (mavi ve yeşil) MAVİ rengi seçmiştim. Eminim onun dünyası bile renklenmişti. Fotoğrafa bakarsanız duvarlar boyandıktan sonra bakış açısı bile değişmiş gibi duruyor.
 
Gözü tok, gönlü güzel insandı Ferit ağabey. Ücret talep etmedi. Açıkçası benim de maaşımdan artan bir param yoktu ki. Her ay elektrik faturası Mustafa Keser gibi elinde mendil, halay başı olup maaşımın bir kısmını yanına alıp gidiyordu.Ferit ağabeye  emeği için güzel dileklerde bulunup, dua edebilmiştim. Biraz da komiklik yapıp güldürmüştüm. Boya yaptıktan sonra malzemeler artmıştı.  Onları da mutfak tezgahının altına koymuştum. Sonuçta ev bir oda bir salondu ve başka da müsait yer yoktu.

Bazen ablam bazen annem bazen de arkadaşlarım uğrardı bana. Tek başıma yaşadığım için yemek yapmazdım. Gelen kişi hazırlıklı gelirdi. En kötü ihtimal makarna haşlardım. Tost, hazır yiyecekler ise favorimdi. İş hayatı yeterince zaman alınca mutfağa zaman ayırmak saçma geliyordu. Annem evde fırının bozulduğunu söylediğinde ben fırını nasılsa kullanmıyorum diye düşünerek  evimdeki fırını anneme vermiştim. Kedim halıları yolduğu için kedi halıların canına daha fazla okumadan halıları da anneme vermiştim. Yemediğim sebzeleri verirken mutfak tezgahının altındaki poşete gözüm ilişmiş "Aaa burada bir poşet UN var. Bunu da al." demiştim. Meyve sıkacağı ve çaydanlık benim hayatımı zaten kurtarıyordu.  Aradan belki bir hafta geçmişti.  Cep telefonum çalmaya başladı, Arayan annem di. Üç kere çalmasını bekledim dermişim. Tabii ki hayır 😁 hemen cevap verdim.


BENSİZ KEÇİ BACAĞI YİYENİN 👽
Hal hatır sorduktan sonra "Kızım bana verdiğin un ile keçi bacağı yapayım dedim. Unu, malzemeleri koydum.  Karıştırdıkça HARS HURS ses gelmeye başladı. BU NASIL UN BÖYLE? derken yavaş yavaş elim katılaşmaya başladı. Elim taş gibi oldu. Sen bana un değil kireç vermişsin." dedi. Attığım kahkaha desibel rekoru kırmaya yetecek güçteydi. . Annem "Gülme!" diyordu telefonda. Haklıydı da ama un diye kireç verişim, annemin malzemeleri karıştırması, ellerinin hali ve annemin yaşadığı şoku hayal ettikçe...

"Ellerimi zor çözdüm gülme. Dünyanın da malzemesini koymuştum, ziyan oldu" diyordu.
Çocukken çok karikatür dergisi karıştırırdım. İster istemez beynim karikatür olarak ta gösteriyordu olanı biteni.  "Doktor bey ellerimde kireçlenme başlangıcı var... 😜.  

Neyse ki  annem bana pek sinirlenememiş, benimle birlikte gülmüştü. Aslında şaka yapmak için un niyetine kireç vermek güzel bir fikirdi ama anneme değil. 



Okuduğunuz için teşekkür ederim.
Sevda ELARABY