29 Kasım 2016 Salı

DENİZ, AYDINPINAR KÖYÜ, GÜNEŞ

Yaz tatilinin deniz, köy, güneş i ifade ettiği günlerdi.Anneme göre denize gitmek için denizin çarşaf gibi olma şartı vardı. Ablam ve ben her sabah heyecanla camdan denizin durumuna bakar, anneme denizin ruh hali ne olursa olsun gidelim diye ısrar ederdik.. Bazen  kızlar denizine, bazen demirhaneye, bazen de Arnavut köy denen yat limanına giderdik. Hiç unutmam bir gün kızlar denizinde yüzerken adamın biri atını denize sokup yıkamıştı. Kimi çocuğuna "Denizden çık! " diye bağırmış, kimi de yüzmeye devam etmişti.

Yaz tatillerinde köydeki kuzenlerin bize gediği  ya da bizim  köye gittiğimiz zamanlar çok eğlenirdim. Köye giden iki yol vardı. Birinci yol zeytin ağaçları boyunca ilerleyen çok uzun, tenha, düz bir yoldu. Diğer yol ise  Mudanya tepedevrente gelince sağda tabelada AYDINPINAR diye yazan yoldan aşağı inen zeytin ağaçları, çiçekler, yeşilliğin bol olduğu, zaman zaman köye gelen veya köyden giden insanlara rastladığımız yol.


KIŞ MEVSİMİNDE AYDINPINAR KÖYÜ YOLU 

Köyün girişine yakın  bir çeşme karşılardı bizi. Çeşmeye gelene kadar çok susardık. Çeşmenin yanında muhakkak  mola verip, soluklanırdık. Çeşmeyi geçtikten sonra teyzemin evi köyün girişinde 'HOŞGELDİNİZ' der gibi uzaktan görünürdü.  Bazen bizi kapıda bekleyen kuzenleri görüp o yolu koşardık. Evde veya baş başa kaldığımız dönemler Türkçe konuşurduk. Toplum içinde hele bir de gizli saklı konuşmamız gerekiyorsa  annem ve teyzelerimden miras bir dil ile anlaşırdık. TERSÇE. Kelimelerin tersten söylendiği, içinde 'ğ' harfi  geçen kelimelerin telaffuzunun komik olduğu dil. Eğlenceli planlar yapan çocuklardık. Buluşmalarımız büyük önem taşırdı.  

Teyzemin evinin bir tarafı caddeye diğer tarafı zeytin ağaçlarının ve dut ağacının olduğu bahçeye bakardı. Köy yolu ile ilgili korkunç hikayeler dinler, tuvalete tek başına gitmeye korkardık. Evde tencere tava ne bulursak hepsini müzik aleti niyetine kullanıp vur patlasın çal oynasın şarkılar söyler, oynardık. Bağ bahçe gezip gelincik toplayıp, şurup yapar, içerdik. Köyde çocuk olmanın avantajlarını "hunharca" kullanırdık.

AYDINPINAR KÖYÜ KİLİSESİ
Köyün kilisesinde köyün delisi tarafından, yukarı mahalleye gittiğimizde bakkalın olduğu muhitteki köpek tarafından, yetmezmiş gibi süt satan kadının evine gittiğimizde boynuzlarını bilemiş koçlar tarafından kovalandığımız olmuştu.  Hasanbey mahallesinde bir ay içinde yaşanacak aksiyonu köyde bir hafta içinde yaşamak mümkündü. En sakin aktivite teyzemin gönderdiği bir emaneti, yüzünde kocaman benleri ile bizi gülerek karşılayan Cazibe teyzeye  teslim etmekti.

Rahmetli Erol eniştem de çok eğlenceli bir insandı. Kuzenim Nilgün ve beni ayrıcalıklı tutardı. Nilgün, babası ile bir gün telefonda konuşurken babasının yediği kavunun kokusunu aldığını söyleyerek benim, Gülden teyzeye telefonda “KOCAN NASIL?” hatır sorumu, babamın telesekretere  “BAKINIZ HANIMEFENDİ”  ile başlayan izahat etme cümlesini sollamış, birincilik zirvesine oturmuştu. Bazen eniştemin cümlelerini evirip, çevirip güldüğümüz de olurdu. Doğuştan, sol kaşımın üstünde bazen belirgin bazen belirsiz bir yağ bezesi var. Eniştem bir gün “Kaşının üstündekini çivi çakıp alayım, yaşlandığında yüzünde kocaman duracak” demişti. Erol eniştem marangozdu. elindeki malzemeye göre şaka yapıyordu. Eniştem ile birlikte çekilmiş fotoğrafımız olsaydı burada paylaşmayı çok isterdim ama maalesef yok.

Saçlarımızı kağıtlarla sardığımız bir gecenin sabahı  kuzenim Neşe, boy aynasında saçlarını  açmaya çalışıyordu. Yanlışlıkla kağıdı keseceğine saçını kesmiş, eline bir bukle saç düşmüştü. Gülünecek bir konuydu fakat saç hassas bir konuydu. Kahkahamı içime gömmüştüm. Bugün halen  kahkaha atabiliyorsam sebebi o gün içime gömdüğüm kahkahanın hortlamasıdır dermişim. Bir gün yine o  meşhur aynanın karşısında “nurlandım nurlandım “ diye sevinen ablama denk gelmiştim. Nur sandığının sim olduğuna ikna etmemiz neyse ki uzun sürmemişti. Köyde kaldığım bir gün ne olduysa çok ağlamıştım, gözyaşımı silecek mendil, peçete bulamayınca elime geçen gazete kağıdı ile gözümü, yüzümü silmiştim. Nasıl gazeteyse baskısı yüzüme çıkmış, kuzenlerimin bana  kahkahalarla gülmesine sebep olmuştu. 

Aşure zamanı mıydı bilmiyorum ama  teyzemin  kocaman bir tencere aşure pişirdiğini hatırlıyorum. Komşusuna oturmaya gittiğinde evde yemek yokmuş gibi  aşureye yumulmuştuk. En küçük kuzenim Nilgün de bize ayak uydurmuş bizim kadar yemişti. En sonunda aşureyi bitirmiş ve rahatlamıştık. Aşure bitmişti bitmesine de Nilgün’ e fenalık gelmiş, yediği tüm aşureyi çıkarmıştı. Yine bir gün köyün yukarısında oturan diğer teyzem bizi bağa erik toplamaya götürmüştü. Erik ağacı karşıdan gözükünce olanca hızla ağaçlara koşup, ağaçtan eteklerimize erik doldurmaya başlamıştık. Arkadan bir ses geliyordu ama duymuyorduk. Daha sonra topladığımız eriklerin ekşi olduğunu, tatlı eriklerin ilerideki ağaçlarda olduğunu öğrenmiş,  eteklerimizdeki ekşi erikleri yere fırlatıp koşa koşa tatlı erik ağacına gitmiştik. Bir araya geldiğimizde muzur ile iştahlı arasında bir yerlerde gezinen çocuklardık. 

Saatin kaç olduğunu öğrenmeye ihtiyaç duymadığım, zamanın bana hizmet ettiği günlerde   kuzenim Nihal tembihlenmiş olacaktı ki sürekli SAAT KAÇ?  diye soruyordu. Defalarca yanlış cevap veriyordum. Hatta bazen sıkılıyor, “sorma lütfen“ diyordum. Şu an saatin kaç olduğunu biliyorsam bunu kuzenimin  sabırla defalarca sorduğu “saat kaç?” sorusuna borçluyum.

ANNEANNEMİN EVİ
Hep biz köye gitmez, kuzenler de bazen Mudanya’ ya gelirdi. Ya bizim evde,  ya da Mudanya Belediye binasının karşısında, anneannemin evinde  kalırlardı. Açıkçası anneannemin evi bizim evden çok daha eğlenceliydi.Giriş katı dahil üç katlı, müstakil bir evdi. Evin giriş katında mutfak, banyo, tuvalet vardı. Orta katında salon, üst katta da teyzelerimin kaldığı bir oda ve yanında caddeyi, belediye binasını gören (hem şoför arkası hem cam kenarı) dayımın kaldığı oda vardı. Biz genelde teyzelerimin kaldığı odayı mekan bellerdik. Daha geniş ve eğlenceliydi.  Ev, işlek bir caddeye bakmakla birlikte düğün salonunu da görüyordu. Resmi bayramlarda  kapı önüne çıkıp mehter ve bando takımının geçmesini izlerdik. Dini bayramlarda da rahmetli anneannem hepimiz için sepet şeklinde çörekler pişirirdi, yemeye kıyamazdık. Düğün salonunun görsel ve işitsel katkısını zaten söylememe bile gerek yok. Yağmurlu günlerde  Cemalaki’ nin bakkal dükkanına giderken anneannemin mantosunun içine civciv gibi doluşurduk. Rahmetli Mehmet Ali amca (Cemalaki) nın dükkanında yok yoktu. Her şey vardı fakat ara ki bulasın. 

SAİME TEYZEM
Bir gün Belediye parkındaki iğde ağaçlarından büyük bir hevesle iğde toplamıştık.Teyzemin topladığımız iğdeler ile ilgili planları olduğunu anlamış, evin kapısını temkinli açmıştık ama kapının arkasına saklanan teyzemin zamanlaması harikaydı. İğdelerimizin bir kısmını Saime teyzeme kaptırmanın üzüntüsü ile kalan iğdeleri homurdana homurdana  yemiştik. Teyzelerimin odasında oynadığımız günlerde kıyafetleri didikler ve denerdik. Aslında homurdanmaya çok ta hakkımız yoktu. Biz de az değildik.

Anneannemin evine kapıdan uğrayıp, soluklanan çok olurdu. Benim için en renkli karakter Ayşe halaydı. Rahmetli, kapıya yakın oturup soluklanır, enerjik sesiyle muhabbet eder bir de üstüne sigara yakardı. Kamburu olan yaşlı biriydi Ayşe hala,  fakat  yaşına göre hareketli  bir kadındı. Müstakil evde otururdu ve evi çok çok eskiydi. Bir gün evde ayağı takılmış, yuvarlanmış ve düşmemek için bir yere tutunmuş, kimse sesini duymayınca ‘ne olacaksa olsun’ misali elini bırakmış, çılgın bir kadındı. O, sigara tüttürdükçe çocuk olarak sigaranın nasıl bir şey olduğunu merak eder olmuştuk. Bu merakımızı gidermek için  Neşe, Nihal, ablam ve ben plan yapmış, anneannemi, Ayşe halayı tanıyan Cemalaki dışında bir bakkaldan sigara almaya karar vermiştik. 'KAYMAZ BAKKALİYESİ' tabelası geldi şimdi gözümün önüne. Yanılıyor da olabilirim.

Normalde o yaşlardaki çocuklara sigara satılmazdı fakat bakkal dükkanında o an bakkalın oğlu duruyordu ve bizden sadece üç dört yaş büyüktü.  "Ayşe halaya sigara alacağız" diyerek sigarayı almıştık. Sanırım bize inanmıştı, inanır gibi yapmıştı ya da umurunda bile değildi. BİRİNCİ sigarası almıştık. Gizli saklı anneannemin evinin üst katına çıkıp, kapıyı kapattık. Türk filmlerinde kötü kadın karakterleri gibi yattığımız yerden birinci sigarası tüttürüyorduk. Rahmetli anneannemin ipe dizip kurumaya bıraktığı incirleri de aperatif olarak tırtıklıyorduk. Küçücük odada cam açık bile olsa dört kişi sigara içtiğinde kokusu elbet evin her tarafına yayılırdı. Anneannem sigara kokusunu duyar duymaz evin üst katına gelmiş ve bizi  keş gibi sigara içerken yakalayıp,  henüz bitmemiş birinci sigarası paketini elimizden almıştı, Harçlıklarımızı voltran yapıp aldığımız birinci sigarası paketini anneanneme kaptırdığımıza çok  üzülmüş, 'büyük ihtimal dayıma yar oldu' diye de hayıflanmıştık. 

 DEDEM  - ANNEANNEM 

Dedemi hiç tanıma fırsatımız olmadı. Annem ve teyzem evlenmeden önce vefat etmiş. Kumyaka doğumlu olup, Mudanya'da Kalaycı Ahmet olarak bilinen, yardımsever iyi bir insanmış. Aydınpınar kadar olmasa da Kumyaka köyüne de gittiğimiz olurdu. Saime halanın evi halen hatırımda. 

Anneannem ise Aydınpınar Köyünde doğmuş.  Genç yaşta dul kalınca evin bütün yükünü sırtlanmış, çalışıp evin geçimini sağlamış güçlü bir kadındı. 


Başta dedem olmak üzere Anneannem, Erol eniştem, Ayşe hala, Saime hala ve Mehmet Ali amcayı (Cemalaki) rahmetle anıyorum. Nurlar içinde yatsınlar.

Kuzenlerim ile yaşadığımız çocukluk anılarımı bir yazı ile anlatmak tabii ki mümkün değil. Satırlara sığdığı kadarıyla aktarmaya çalıştım.  Çocukluğumun güzel anılarına ev sahipliği yapan Aydınpınar köyüne selamlar olsun.


Blog yazılarıma daha kolay ulaşmak için bilgisayardan okuyorsanız sağ üst köşede telefondan okuyorsanız yazının altında göreceğiniz  'TAKİP ET' butonuna basmayı unutmayın.

Videolar için youtube  kanalı hesabımı ziyaret edebilir, yeni videolardan haberdar olmak için abone olabilirsiniz:

 https://www.youtube.com/channel/UCMzBXiFs5rbIOgRG9GlR6ZA/videos





Okuduğunuz için teşekkür ederim

Sevda ELARABY



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder